HİKAYELERİN GÜCÜ

HİKAYELERİN GÜCÜ

Dinle ney’den kim hikayat etmede

Mevlana

 

Hikâyeler önemli araçlardır. Yazılı kaynaklar ve görsel iletişim malzemeleri ortaya çıkmadan çok önce insanlar kendileri ve kültürleri için gerekli olanları birbirlerinin kulaklarına fısıldıyorlardı. İletişim araçlarının her türlüsünün arzı endam ettiği günümüzde bile bir insanı gerçekten etkileyebilecek tek yol bence hala konuşacağınız kişinin gözlerine bakmak ve ona “size bir hikaye anlatmama izin verin lütfen” demektir.

 

Neden hikayelere ihtiyaç duyarız sorusuna şu yanıtı vermek mümkün. Hepimiz acı tatlı bazı hikayeleri dinleyerek büyüdük. Kulağımıza sevgiyle fısıldanan uykumuz geldikçe temposu yavaşlayan, ses tonu kısılan aile büyüklerinin anlattığı masalların ve hikayelerin ruhumuzda uyandırdığı huzuru bugün gözünüzü kapatsanız anımsayabilirsiniz. “Ne olur gerçek olsa masallar ya da biz masal olsak”

 

Yöneticiler hikâyelerin gücünü en iyi kullananlar arasında yer alırlar. Bulundukları konum itibariyle dinleyici sıkıntısı çekmedikleri gibi hikâye ile kendi yaşamları ve deneyimleri arasında paralellikler kurarak bolca övgü de alırlar.

 

Eğitimciler de mesellerin gücünü bilirler ve dinleyicilerin ilgisini çekmek, anlatımlarını güçlendirmek içi sıkça hikâyelere başvururlar. Bir öğretme aracı olarak ilk öğreticilerden bu yana kullanılsa da hikâyelerin gerçek gücü bambaşka bir yerdedir. Bir hikâye, işe yararlığının ötesinde derin bir mana, tahmin edilemeyen bir son sunar insanlara, hayal gücünü gıdıklar ve insan doğasının katkısıyla beklenmedik sonuçlara yol açıverir.

 

Bir hikâyenin başlangıç bölümü en önemli bölümüdür bence, yemek bitse de tatlı yesek diye acele edenlerdenseniz bu söyleyeceklerim size göre olmayabilir ama tadına doyulmaz bir başlangıç yapmak, ilk karşılaşma, ilk tanışma gibidir ki işte bu yüzden hiç unutmazsınız. Borges bu tür bir hikâyeci örneğin, o kadar etkili bir şekilde başlıyor ki bence bitirilmese bile olur. Bazı hikâyelerini bitirmemesinin nedeni belki de bu: “Yeterince iyi bitmeyecekse veya kum kitabı kadar sonsuz son seçenekleri arasında canımın istediğini hayal etme şansım varsa, neden zoraki, belki içimin hiç istemediği bir finale mecbur kalmalıyım” görüşü yüzündendir.

 

Şöyle bir başlangıcı hatırlayın örneğin: “Ölü ozanlar, kendilerini yaşamın özünü içmeye adamışlardı.” Veya “

 

İş görüşmelerinde işini iyi bilen seçme ve yerleştirme uzmanlarının “kendisi hikâye olan insanları” tercih ettiğini biliyoruz. Buradaki kullanılışıyla; asılsız, abartılı insanları, konuları anlatmak için kullandığımız “hikâye bunlar” türünden bir hikâyeyi kastetmiyorum. Gerçek anlatacak şeyleri olan, anlamlı işler yapmış, anlattığı zaman kendine biçip giydiği yaşam üstünde iyi duran insanlardan bahsediyorum.

 

Her iki kutba da yürüyerek gitmeniz gerekmez bunu yapmak için, belki şuna benzer bir şeyler söylemeniz gerekir birisi size ısrarla “neden yaşadığını düşünüyorsun?” diye sormadan önce kendinize. “Ben insanlara ve işin kutsallığına inanıyorum. Evet, biraz tembelim. Hayatım boyunca bolca tembellik etmeye vaktim oldu. Ağaç altında oturacak, aklıma estikçe gezecek ve kendi şarabımı yapmayı öğrenecek kadar vaktim hep oldu. Ama kendimle bu konuda mücadele etmeye hazırım ve şimdi sizin için de uygunsa biraz çalışmak istiyorum.”

 

Amacım sizlere kapı aralığında mülakat tüyoları vermek değil, hikâyelerin önemine dikkatinizi çekmek.

 

Bir hikâye kurgusuna sahip olduğunuzda daha az soruyla ve sorunla karşılaşırsınız. Kurumsal hikâyeleri olan şirketler de daha uzun bir ömre, sağlam bir duruşa sahip olurlar. Ağızdan kulağa gerçek veya gerçeğe yakın ama kesinlikle kurum kimliğine hizmet eden hikâyeleri anlatılır. En büyük reklam yatırımından bile daha kazançlı ve çok daha cana yakın, sıcak bir yaklaşım.

Hikayat, hikâyenin çoğuludur, hikâyeler bir araya geldiklerinde roman falan olmazlar. Başka bir şey olurlar. Sait Faik’in hikâyelerini topladığınızda İstanbul olur mesela Adalar ve en çok da Burgaz Ada olur. Martılar, balıklar, balıkçılar, yaşama sevinci mutlaka olur beraberinde. Hikayat, sizin arkada bıraktığınız şeydir işte, bir nevi terekeniz. Arkada bıraktıklarınızın sizinle ilgili bildikleri ve anladıkları şeylerin özeti, yazılı olmayan vasiyetiniz. Yukarıda kullandığım şekliyle mesela deyip, sizi anlatan, gülmekten katılmaya veya hüzünden ağlamaya götüren çeşit çeşit hikâyeleriniz.

 

Bana sorarsanız arkanızdan sizin Obituary’inizi* yazacak olanlara güvenmeyip kendi hikâyenizi dünyadayken, gözünüz görüyor, kulağınız duyuyorken kendinizin anlatması daha güzel. Soruları yanıtlama ve alkışlara karşılık bis yapma şansınız bile olur bu şekilde.

 

Belki bu yazıyı okumanız biter bitmez, bir düşünür ve özünüzü anlatan kurguya bir el atarsınız, belki şu anda yaşadığınız hikâyeyi yazmayı, seyrettiğiniz filme devam etmeyi canınız çekmiyordur. Olura hikâyedeki karakterlerden birine içiniz ısınmamıştır, belki senaryoda değiştirebileceğinizi düşündüğünüz bir repliğe canınız sıkılmıştır, bazıları kırk kere anlatmanıza rağmen hikâyenin ruhunu kavrayamıyordur. Bunlara takılmayın. Harika hikâyelerin bazıları ilk anlatışta anlaşılmaz zaten.

 

İnsan eğitiminde kullanılan hikâyelerin ucu bucağı yok. Dinlerin hepsinde inananlara anlatılan hikâyeler ve anlatıcılar var oldu. “Ve onlara hep mesellerle anlatırdı.” Anlatıcının kim olduğuna takılmayın, neden mesellerle anlattığını düşünün. Bu şekilde daha kolay anlarlardı çünkü. Aktarılan öğretinin sadece beyine değil kalplere ulaşması için bu gerekliydi. “Onlara şu şehir halkını (Antakya) misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.”**

 

Meselin içerisine yerleştirilmiş olan sembollerin anlamı zamanla açığa çıkar. Bu semboller ekildikleri yerlerde filizlenmeyi bekleyen tohumlar gibi içinizde kıpırdanarak beklerler. Biraz daha ışığa biraz daha ısıya ihtiyaçları vardır açılıp dünyayı emsali görülmemiş bir çiçekle tanıştırmak için. Bazı insanların geç anlaşılması, soğuk topraklarda çetin koşullara dayanabilen çiçeklerin açması bundandır. Siz iş dünyasından çekilip gitseniz de, yıllar sonra birisinin arkanızdan “evet, haklıymış” demesi bundandır.

 

Birçok kişi benzer şeyler anlatır ama bu anlatanların çok az bir kısmı gerçekten ulaşması gereken yere ulaşabilir yani kalbinize. Şimdi akıllı iş dünyası insanlarının yaptığını yapın ve bir hikâye yazın kendinize veya uyanık iş dünyası insanlarından biri olarak bir hikâye bulun, çevrede yaşanmış ve hala anlatılabilir dünya kadar güzel hikâye var ve lütfen dikkat edin iğreti, yakışıksız durmasın, başka birilerini hikâyelerini yaşayanların eğitimleri tatsız, yaşamları bahtsız oluyor çünkü.

 

Veya inovatif iş dünyası insanlarından biri olarak kendi hikâyeniz olun, siz hikaye olun ki çevrenizdekiler hayırla, hayıfla sizden hikayat etsinler.

 

Bir hikâye insana böylesi yakışır, size böylesi yakışır.