İnsan kaynakları alanında 8 sene çalıştıktan sonra aile mesleğini devam ettirmek için işi bırakan profesyonel... [Devamı]

KİTAP ÖNERİSİ – KIÇTANKARA

KİTAP ÖNERİSİ – KIÇTANKARA

İş hayatını bırakıp bir tekneyle denize açılan bir insan kaynakları yetkilisinin hayatını anlatan bir roman. Kıçtankara terimi okuyucuyu biraz şaşırtabilir bu sebeple açmakta fayda var. Bir teknenin karaya kıçtan bağlanmasını ifade ediyor. Gitmeye meyilli anlamında kullanılıyor. Kitabın önsözünde yazar Bahar Öztürk bu terimi esprili bir başlangıçla anlatmış.

“Eğer bir roman yazıp adını kıçtankara koyarsan herkes bir açıklama bekler, ailen, arkadaşların, yayıncılar, okuyucular… Tekneleri tanıyanlar bir nebze anlayış gösterebilir ama bilmeyenlerin ilk tepkisi; Kıçtankara mı? Hadi canım! Nasıl yani? Ciddi misin?”


Romandaki ana karakter, yaptığı işten pek tatmin olamıyor. Kitaptan alıntıladığım bu paragraf karakterin iç çelişkisini gösteriyor:”Beş yüz kişinin çalıştığı bir holdingte, insan kaynakları bölümünde çalışıyordu. Her hafta onlarca iş görüşmesi yapıyor, şirket çalışanlarının performans değerlendirmesi, motivasyon testleri, SSK gibi meseleleri ile boğuşuyordu. Bunları yaparken, istifa mektubu, bilgisayarındaki dosyalarının arasında, bir gün ortaya çıkarmayı planladığı gizli bir sır gibi hazır bekliyordu. İstifa mektubundan güç depolayarak çalışan bir insan kaynakları yetkilisi olarak, yemekten haz almayan bir aşçıdan farkı yoktu. İş görüşmelerini yaparken, dikkatle dinlediği adaylara “Çabuk kaç buradan, burası yeryüzü cehennemi” dememek için iç sesini zor tutuyor, bunun yerine yüzündeki kurumsal maskesiyle adaylara olabildiğince samimi davranmaya çalışıyordu. Çok mutluyuz biz bu şirkette, sizleri de aramızda görmek isteriz bakışıyla tam bir otel resepsiyonisti gibi davranıyordu. Kurum kültürü, işyeri sadakati gibi seminerlerde dinledikleri boşa gitmemişti ama bu konferanslardan aklında kalan anlatılardan ziyade, yanında oturan adamın küçük sarı bir kağıda karaladığı şiir olmuştu.”


Ve başka bir sayfadan ilgimi çeken ve bana bu mesleğin zorluğunu anımsatan bir bölüm:
“En büyük sıkıntısı iş mülakatlarıydı. İş başvurularının ilk aşamasıyla ilgileniyordu. Adayların işe alınmak için yalvaran bakışlarını görmek içini parçalıyor, bu yüzden elinden geldiğince onları umutlandırmadan görüşmeleri gerçekleştiriyordu. İlk mulakattan sorumlu olduğunu, bu aşamada toplanan bilgilerin başkaları tarafından değerlendirildiğini, bu nedenle işe alınıp alınmama kararının kendisinden çıkmadığını üstüne basarak vurguluyor, kimsenin ahını almamak için ter döküyordu. Her görüşmeden sonra, inşaat kumu taşıyan bir işçiden daha fazla yorulduğunu hissediyordu. Kafasında hep aynı düşünce vardı; “Onlar sadece kum taşıyorlar ben ise umudu ve umutsuzluğu taşıyorum.”   Yaptığı bu mulakatlarda öğrendiği en önemli şey insanların ne kadar birbirinin aynı olduğuydu. Kendisi de dahil herkes, birbirine benziyordu. Ne zaman bu benzerlik başlamıştı? Ne zaman bu kadar sıkıcı olmuştu herkes?  Eline geçen hiçbir özgeçmiş farksız değildi. Benzer okullar, benzer deneyimler, benzer ilgi alanları… Aynı insanlar içinden seçim yapmanın ve onların birbirinin aynı hikayelerini tekrar tekrar dinlemenin zorluğunu ve bıkkınlığını yaşıyordu.”


Karakterimiz kitabın ikinci bölümünde bu mesleğe ve İstanbul’daki insan ruhunu tüketen hayata dayanamayarak denize açılıyor. Kaçıyor aslında. Bir de tabi aşkına karşılık bulamamak ta kaçışını hızlandırıyor. Her İstanbul’lu gibi o da tası tarağı toplayıp gidince sorunların biteceğini sanıyor ve sanırım yanılmıyor.

İnsan kaynakları alanında 8 sene çalıştıktan sonra aile mesleğini devam ettirmek için işi bırakan profesyonel